Bir soru sorduğunuzda, örneğin bir arkadaşınızı ararken, onun nerede olduğunu sorduğunuzda muhattabınız onu tanıyan biridir öyle değil mi? Ben de bu soruyu, felsefenin nerede olduğu sorusunu yalnızca felsefeyi tanıyanların yanıtlaması gerektiğine inanıyorum. Onun hakkında yanlış, eksik ve şöyle-böyle kanılar geliştirmiş kişiler kesinlikle bu sorunun muhattabı değildir.
Bana kalırsa, -ki bu başlangıç bence felsefenin bel kemiğidir:)- felsefenin pratikte yaşamadığını söyleyenler, onu neredeyse bir ilüzyona indirgeyenler ya da bir grup sözüm ona entellektüelin atıp tuttuğu liriklerden farksız tutanlar kimlerdir biliyor musunuz?
Bana kalırsa :) onlar kendilerine enfes bir kütüphane alıp içine kitap koymayı unutanlar, kitap koysalar da okumayı unutanlardır... Metaforun amacını saptırmadan hemen belirteyim, ellerindeki bir grup teori ile ne yapacaklarını kestiremeyen ve onlara ne yapacaklarını söyleyen bir kişi çıkmadan "aman canım felsefe dediğin bir kitap dolusu zırva, ne işime yarar bu felsefe" diyip işin içinden sıyrılmaya çalışandır.
Oysa ki, bugün sokakta gezerken, üzerinizi giyinirken, tırnaklarınızı törpülerken bile felsefe burnunuzun dibindedir!
Nasıl mı? mesela tırnaklarımı törpülememin neresi felsefi diyebilirsiniz? Oysa, bir kadın neden tırnaklarını törpüler, onu bunu yapmaya iten toplumsal, ahlaki motivasyon nedir diye bir kez bile sormak felsefidir.
Tamam gündelik işleri bir kenara bırakıyorum, sadece bir durum karşısında özgün bir tepki koyabilmek, nedenleriyle, niyetiyle, sonucuyla bir durumu kavramaya çalışmak yani SORU SORARAK yaşayabilmek felsefidir.
Çıplak bir felsefe yapmak yani teori ya da kuramlar üretmek, bu bağlamda kitaplar yazmak ya da enstütüler kurmak da mümkün... Ki buna filozofluğu meslek olarak yapmak diyebiliriz. Ama bununla beraber, yaptığınız herhangi bir şeye ruhunu vermek, yaratıcılığı katmak, tutarlı olarak o işi ortaya koymak da sadece sanatsal değil filozofça bir tutumdur.
Yani isterseniz felsefeyi bir tutum olarak benimseyin, isterseniz hayatınızın içine belli bir dozda karıştırdığınız anlam katıcı bir etkinlik olarak zihninizi onayladığınız anda- ki bu onay sorarak olur diye düşünüyorum- felsefeye bulaşmış olursunuz.
Bir makineyi inşa ederken işte bu matematiktir diye somut bir şekilde ortaya koyamayacağımız ama o makineyi matematiksiz de üretemeyeceğimiz gibi, "insanca" davranışlarımızı, "insanca" varoluşumuzu da felsefe diye somut bir eşya olarak ortaya koyamayız ama felsefesiz bunlardan hiç biri insanca olmayacaktır...
Eğer felsefeyi birşekilde, okulda ya da kitapta ya da bilge bir adamın sözlerinde keşfettiyseniz; eğer keşfettikleriniz zihninizin onayını yapmanızda bir biçimde ateşleyici olduysa, bunu bir mesleğe indirgemek etkinliğin kendisine haksızlık olacaktır.
Felsefeyi tanıyanlar o teorilerle pratik arasındaki bağlantıyı süratle kurmaya başlarlar. Ama onu tanımayanlar bu bağlantının mümkün olmadığını iddia ederler. Bizler onların sesleri altında yaşayamayız. Onlar bu bağlantıyı keşfetsin de felsefeye hakettikleri değeri versinler diye de bekleyemeyiz.
Biz felsefenin o muazzam varlığını hayatlarımıza alırken, bir bedel ödemeyi kabul etmiş kişileriz. Bizler, kısmen yalnız kısmen de şanslıyız. Bu kez ses bizden geliyor... Felsefeyi tanıyanlardan...
Sevgili Felsefedaşlarım, Bu kez ses bizden geliyor. Tornacılar kalifiye olsunlar elbette, bizim kalifikasyonumuzu ancak biz onaylayabiliriz. " E biz felsefeyi yazdıkta ne olacağız" diyenler, felsefeciliği ya da bütün iddiasıyla filozofluğu hala öss tercih rehberinde bir optik değer olarak kabul edenlerdir. Onlar da biz değiliz :)
Ezgi Uzmansel